4 Aralık 1872 sabahı, Atlantik’in ortasında seyreden İngiliz gemisi Dei Gratia’nın mürettebatı ufukta tuhaf bir şey fark etti. Yelkenleri açık ama rotasız, rüzgarın önünde amaçsızca sürüklenen bir gemi. Yaklaştılar, seslendiler. Kimse cevap vermedi. Güverteye çıktıklarında karşılaştıkları manzara, onları uzun süre rahatsız edecekti: Gemi tamamen boştu. Ne kaptan, ne eşi, ne iki yaşındaki kızları, ne de sekiz mürettebat üyesinden hiçbiri yoktu. Kargo yerli yerindeydi. Altı aylık yiyecek ve su, dokunulmamış duruyordu. Sadece insanlar yoktu, sanki bir anda buharlaşmışlardı. Bu geminin adı Mary Celeste’ti ve aradan 150 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, o gün gemide gerçekte ne olduğu hâlâ kimse tarafından tam olarak açıklanamadı.
Daha “Mary Celeste” Bile Olmadan Uğursuzluk Başlamıştı
Gemi 1861’de Kanada’nın Nova Scotia bölgesinde inşa edildiğinde adı “Amazon”du. Daha ilk seferine çıkar çıkmaz kaptanı zatürreye yakalandı ve öldü. Sonraki yıllarda gemi birkaç kez ciddi hasar aldı, birkaç kez el değiştirdi, sonunda 1868’de baştan aşağı onarılıp “Mary Celeste” adıyla yeniden hizmete girdi. O dönem denizciler arasında isim değiştiren gemilerin uğursuz sayıldığı bir inanış vardı. Mary Celeste’in geçmişine bakıldığında, bu inanışın neden bu kadar yaygın olduğunu anlamak zor değil.
Cenova’ya Doğru, Bir Daha Dönmemek Üzere
7 Kasım 1872’de Mary Celeste, New York’tan İtalya’nın Cenova kentine doğru yola çıktı. Kaptan Benjamin Briggs, tecrübeli ve saygın bir denizciydi. Yanında eşi Sarah ve iki yaşındaki kızları Sophia da vardı; sekiz mürettebat üyesiyle birlikte gemide toplam on kişi bulunuyordu. Ambarda 1.701 varil endüstriyel alkol taşınıyordu, o dönem için oldukça değerli bir yük.
Seyir defterindeki son kayıt 25 Kasım tarihliydi. Briggs, geminin Azor Adaları’na yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta olduğunu not etmişti. Dei Gratia onu bulduğunda ise gemi, o son konumdan 600 kilometreden fazla uzakta, tamamen farklı bir rotada sürükleniyordu. Yani Mary Celeste, kaptansız ve mürettebatsız halde günlerce, belki haftalarca kendi başına yol almıştı.
Güvertede Bulunanlar
Dei Gratia’nın mürettebatı gemiye çıktığında ilk aradıkları şey bir çatışma iziydi. Kan, kırık eşya, zorlanmış bir kapı. Hiçbirini bulamadılar. Onun yerine karşılarına çıkan, gemiyi daha da tekinsiz kılan bir sessizlikti.
Geminin tek can filikası yoktu. Pusula ve sekstant da kayıptı. Ambardaki 1.701 varilden dokuzu, hiçbir açıklama olmadan boşalmıştı. Güvertede kalın bir halat parçası kırık halde denize sarkıyordu. Mürettebatın kişisel eşyaları, hatta tütün içmek için kullandıkları pipoları bile olduğu gibi duruyordu; sanki insanlar her an geri dönecekmiş gibi her şeyi bırakmışlardı, oysa hiçbiri bir daha görülmedi.
Önce Cinayet Denildi, Sonra Dolandırıcılık
Gemi Cebelitarık’a getirildiğinde İngiliz yetkilileri hemen bir soruşturma açtı. Cebelitarık Başsavcısı Frederick Solly-Flood’un teorisi karanlıktı: Ona göre mürettebat alkole el koymuş, sarhoş olup Kaptan Briggs’i, ailesini ve subayları öldürmüş, sonra da bir çarpışma süsü vermek için gemi gövdesini kesmişlerdi. Güvertede bulunan lekeler incelendiğinde bunların kan olmadığı anlaşıldı, teori bir anda çöktü.
Sonra sigorta dolandırıcılığı gündeme geldi. Geminin sahibi James Winchester’ın, Mary Celeste’i gerçek değerinin çok üzerinde bir bedelle sigortalattığı iddia edildi. Ama bu iddia da bir yere varmadı; sigorta şirketleri herhangi bir soruşturma başlatmadı, üç aylık incelemenin sonunda mahkeme hiçbir kasıtlı suç bulgusuna ulaşamadı. Yirmi kişilik gemide olan bitenin izahı hâlâ ortada yoktu.
En Akla Yatkın Açıklama: Yanlış Bir Panik
Modern araştırmacıların üzerinde en çok durduğu senaryo, aslında oldukça basit ve bir o kadar da trajik. Kaptan Briggs, ambardaki alkol varillerinden sızan buharın patlamaya yol açabileceğinden korkmuş, ya da yanlış bir su seviyesi ölçümü yüzünden geminin battığını sanmış olabilir. Panikle mürettebatı can filikasına bindirip gemiyi terk etmiş, ama tedbir olsun diye filikayı bir halatla ana gemiye bağlamayı da ihmal etmemiş — durum düzelirse geri dönebilsinler diye.
Sonra beklenmedik bir şey oldu. Fırtına çıktı, halat koptu. Güvertede bulduğumuz o kırık halat parçası, tam olarak bunu işaret ediyor. Küçük filika, koca Atlantik’in ortasında ana gemiden ayrıldı ve bir daha hiç bulunamadı. On kişi, aslında hiçbir tehlikesi olmayan sapasağlam bir gemiyi boşu boşuna terk etmiş, sonra da denizin ortasında kendi başlarına kalmış olabilirler.
2006’da Londra Üniversitesi’nden (UCL) bir kimyager bu teoriyi test etmeye karar verdi. Geminin ambarını laboratuvarda birebir yeniden kurdu, bütan gazıyla alkol buharının yol açabileceği türden bir patlamayı simüle etti. Sonuç şaşırtıcıydı: patlama gerçekten de görkemli bir alev topu oluşturuyordu ama arkasında hiçbir yanık izi, hiçbir is bırakmıyordu. Yani ortada yanık izi olmaması, o gün bir patlama yaşanmadığı anlamına gelmiyordu. Belki de Briggs’in kulaklarında hâlâ o patlamanın sesi çınlarken, aile ve mürettebat suya atlamıştı.
Sherlock Holmes’un Yazarı Efsaneyi Nasıl Büyüttü
Mary Celeste’in adını dünyaya asıl duyuran şey, garip bir şekilde kurgusal bir hikaye oldu. 1884’te henüz genç bir gemi doktoru olan Arthur Conan Doyle (evet, daha sonra Sherlock Holmes’u yaratacak olan yazar), olaydan esinlenerek bir kısa öykü yazdı. Doyle, gemiyi hikayesinde yanlışlıkla “Marie Celeste” diye adlandırmıştı; bu küçük yazım hatası o kadar yayıldı ki bugün hâlâ pek çok kaynakta bu yanlış isimle karşılaşılıyor.
Doyle’un anlattığı hikaye tamamen uydurmaydı, intikam peşindeki eski bir köle tarafından ele geçirilme senaryosu anlatıyordu. Ama okuyucular bunu gerçek bir vaka sanıp ciddiye aldı, efsane böylece katlanarak büyüdü. Yıllar sonra bir dergi, gemide olduğunu iddia eden birinin “itirafını” bile yayınladı: Herkesin bir yüzme yarışını izlerken platformun aniden çöküp hepsinin denize düştüğünü anlatıyordu. Tamamen uydurmaydı, ama insanlar bunu da bir süre gerçek sanmıştı.
Geminin Kendi Sonu da Bir Aldatmacaydı
Mary Celeste gizemli olaydan sonra da 13 yıl boyunca denizlerde hizmet vermeye devam etti. Ama üzerine yapışan “uğursuz gemi” itibarından bir türlü kurtulamadı, hiçbir kaptan onu uzun süre elinde tutmak istemedi. 1885’te son kaptanı Gilman Parker, gemiyi bilerek Haiti açıklarında bir resife çarptırdı, kargo için sahte bir sigorta talebinde bulundu. Dolandırıcılık kısa sürede ortaya çıktı. Yani Mary Celeste’in hikayesi, tıpkı başladığı gibi, yine bir aldatmacayla son buldu.
Peki Enkazı Hiç Bulundu mu?
2001’de ünlü macera yazarı Clive Cussler, Haiti açıklarında Mary Celeste’in enkazını bulduğunu duyurdu, haber dünya basınında geniş yer buldu. Ama sonraki incelemelerde çıkan gemi kalıntılarının ahşabının, Mary Celeste battıktan en az on yıl sonrasına ait olduğu anlaşıldı. Bulunan enkaz, aranan gemi değildi. Bugün itibarıyla Mary Celeste’in gerçekte nerede yattığı hâlâ bilinmiyor; belki de okyanusun derinliklerinde, cevaplarıyla birlikte gömülü duruyor.
Mary Celeste vakası hakkında yıllar içinde onlarca teori ortaya atılmıştır; yukarıdaki bilgiler dönemin mahkeme kayıtları ve modern araştırmalara dayanmaktadır.